14 Ağustos 2015 Cuma

Kadınları anlayan tek erkek; Ahmet Altan

Öteki...

Onlar her şeyleriyle vaatkar ve çekicidir; bakışlarıyla, kokularıyla, duruşlarıyla, “Sev Beni” derler, “sev beni, kimse benim gibi sevişemez, benim gibi öpüşemez kimse, kimin dudaklarında böyle karadut tadı var, kim bu kadar güzel kokuyor; ayışığında çırılçıplak dolaşırım, yağmurlarda gülerim; dokun saçlarıma, hiç bu kadar parlağını gördün mü, seni öyle çok severim ki kimse benim gibi sevemez.” 
Kleopatra’dır onlar, Mara Hari’dir, Messelina’dır, Hürrem Sultan’dır. 
‘Muse’ler gibi her yolcuyu şarkılarıyla sarhoş eder, yolundan döndürürler; her gemi onların sesini dinleyebilmek için felaketlere uğramaya razı olur. 
Her yerdedirler, her yanda; başınızı çevirdiğinizde bir ışık bulutunun içinden çıkıverirler. 
Onlar göründüğü andan itibaren bütün duygular, bilinen ne kadar duygu varsa hepsi, saklandıkları köşelerden kuytulardan çıkarak size doğru çılgın bir koşu tutturur; hepsini tadarsınız, en yakıcı olanları, en baharatlıları, en lezzetlileri. 
Ve, onlar gözyaşı demektir. 
Acı çektirir ve acı çekerler. 
Kadınlar için, onlar, bir gün bir yerde mutlaka karşılaşacaklarını bildikleri, bu karşılaşmayı yürek çarpıntılarıyla, korkarak bekledikleri karanlık ve uğursuz hayaletlerdir. 
‘Öteki kadın’ın çeşit çeşit kılıklara girebileceğini bilir kadınlar; en yakın arkadaş, komşu, bir başka erkeğin sevgilisi, iş arkadaşı, bir davetteki misafir kılığında yaklaşabilirler; bütün kadınlar diğer bütün kadınlara kuşkuyla, ‘acaba bu mu, bu en yakınımda duran mı öteki kadın çıkacak’ diye diye bakar, bu meşum ihtimale karşı daima hazır bekler, gizlice silahlanır, her kadının rastladığı diğer bütün kadınlar için yaptığı küçük yorumlar, eksikliklerinin yada fazlalıklarının altını usulca çizip her an olabilecek bir çatışmaya karşı biriktirilen cephane olarak tutulur bir yanda. 
Kadınların en yakın arkadaşlarını bile hafifçe çekiştirmesi, minik alay oklarıyla daha sonra vurulacak yerleri önceden işaretlemesi, vefasızlıklarından, kötü kalpliliklerinden değildir; ‘öteki kadın’ ın hangi kisvenin altından aniden fırlayabileceğini bilemediklerinden ama her yerden çıkabileceğinden emin olmalarındandır. 
Kızıl bir şeytan, kara bir büyücü, kötü kalpli bir orospudur ‘öteki kadın’ kadınlara göre; ‘öteki kadın’ ın hep güldüğünü, hep eğlendiğini, hep kurbanlarını aşağıladığını düşünürler; ‘öteki kadın’ ın nasıl ağladığını, erkeği gecenin bir vakti evine dönmek zorunda kaldığında kendini nasıl yenik hissettiğini, yalnızlığı nasıl bir yenilmişlik duygusuyla yaşadığını, kimsesiz gecelerde Kleopatra’ nın masum ve güçsüz bir kız çocuğuna nasıl döndüğünü bilmezler, bunu umursamazlar da. 
Birisi onlara ‘öteki kadın’ ın acı çektiğini söylese, en iyi yetişmişi, en kibarı bile bir anda değişip, “Ne acı çekecek o orospu” deyiverir, “o amacına ulaşamadığı için ağlıyor yalnızca, müstehaktır ona.” 
‘Öteki kadın’ ise herkese karşı dövüşür; sevdiği erkeğe, sevdiği erkeği seven kadına, o kadını destekleyen bütün kadınlara, kalabalıkların ahlakına, kendi çevresine, ailesine karşı tek başına vuruşmak ve bu olağanüstü savaştan galip çıkmak zorundadır; ‘öteki kadın’ ın yenilgisi çok acıdır çünkü, savaş meydanına bir kez çıktıktan sonra oradan yenilmiş olarak ayrılırsa ona bu meydana çıkmasını pahalıya ödetirler, laf dokundurmalarla, alaylarla, dedikodularla onu parçalar, bu savaşa girme cesaretini gösterdiğine pişman ederler. 
O yüzden bu savaş çok şiddetli geçer. 
Arthur Miller’ ın ‘Cadı Kazanı’ nda olduğu gibi yenileceğini düşünen ‘öteki kadın’ bütün bir kasabayı şeytanların istila ettiğini ve baş şeytanın da kendisinin yenilmesine yol açan erkek olduğunu söyleyebilir, Catherine de Medici gibi rakibelerinin yemeklerine zehir koydurabilir. 
Hiçbir erkeğin anlayamadığı, bilemediği, inanılmaz yöntemlerle istihbarat faaliyetleri yürütülür, iki kadın birbiri hakkında neredeyse en mahrem bilgileri bile kimsenin anlayamayacağı kaynaklardan öğrenir, bu bilgileri değerlendirir, erkeğe ihbar eder, ihaneti, hatta cinayeti kışkırtır. 
Eğer bu savaşta iki kadın yenişemeyeceğini anlarsa, erkek bir türlü karar veremez ve savaşın biri lehine bitmesini sağlayamazsa o zaman beklenmedik bir şey olur ve iki kadın birden o erkeği yok etmek için uğraşır; öyle hırpalarlar ki erkeği, onu öldürmekle kesin bir karar vermek arasında bir seçime bütün vahşetleri, bütün cazibeleri, bütün silahlarıyla zorlarlar. 
‘Öteki kadın’ ın ortaya çıkmasıyla birlikte aslında herkes acı çeker. 
Bir eğlencenin, bir isteğin, bir sevginin, bir bağlılığın bu kadar süratle acı ve kedere dönüşebildiği belki de hayatımızda başka hiçbir örnek yoktur. 
VIII. Henry gibi hükümranlığını ve krallığın cakasını en pervasızca, en şımarıkça yaşamış bir kral bile Katolik karısı Catherine ile sevgilisi Anne Boleyn arasındaki savaşta sıkışıp yeni bir din icat etmek ve bütün memleketin dinini değiştirip yıllarca bitmeyecek kanlı bir din savaşının başlamasın neden olmak zorunda kalır. 
Ama o, kral olduğu ve krallar da kadınlar kadar vahşileşebileceği için, kadınlar arasındaki savaşı kazanan Anne Boleyn’ i daha sonra o güzel başını vurdurarak cezalandırır. 
Her türlü duygunun ayaklanıp ortaya çıktığı, bu yer yer çok zevkli, yer yer çok acı, şefkatle şiddetin iç içe geçtiği neredeyse ölümcül macerada, tanrıların ve kadınların erkeklere yaptığı en büyük şaka ise, aslında her kadının ‘öteki kadın’ olmasıdır. 
Bütün kadınlar aynı zamanda ‘öteki kadın’ dır. 
En sıradanı, en durağanı, en kibarı, en sadesi, en dürüstü, en güvenilir olanı bile bir anda ‘öteki kadın’ a dönüşebilir, hayattaki rolünü kendini bile şaşırtabilecek bir süratle değiştirir, bir savaşta kalabalıkları yanına alıp ‘öteki kadın’ a karşı savaşırken, bir başka savaşta kalabalıkları karşısına alıp herkesle savaşa girebilir; ‘öteki kadın’ olmanın fettanlığına, çekiciliğine, yalnızlığına ve acısına bir anda kendini bırakabilir, bakışı, konuşuşu, yürüyüşü, saçlarının kesimi, görünüşü, dudaklarına sürdüğü rujun rengi aniden değişebilir. 
‘Öteki kadın’ her kadının içindeki ve belki de bu yüzden onu o kadar iyi tanıyıp ondan o kadar nefret eder. 
Zevk denizlerinin ‘muse’leridir öteki kadınlar. 
HER KADIN ‘ÖTEKİ KADIN’ A DÜŞMANDIR. 
VE, HER KADIN ‘ÖTEKİ KADIN’ OLMAYI ÇILGINCA SEVER. 

07,08,2002 ÇARŞAMBA 
SAAT: 22,40

 

13 Ağustos 2015 Perşembe

Cover Letter

Türkiye'ye dönüş kararı aldığım an hemen başladım iş aramaya tabi. Bir firma var o dönemde ısrarla girmek istediğim (adını vermeyeyim) ve o firmanın inatla bana uygun, sonra hatta niteliklerimin altında olduğunu bildiğim bütün pozisyonlarına başvuruyorum. Bir zahmet olumsuz bir cevap bile vermiyorlar. En sonunda sinirle kendilerine yazdığım bir ''cover letter'' vardı. Onu buldum bugün. Bkz:

İnsan kaynaklarının dikkatine,

Aile, es-dost, ahbap, hısım, hasım, öğretmenlerim daha küçük yastan itibaren yabancı dil eğitiminin, yurt dışında eğitim görmenin, yine yurtdışında (özellikle Amerika'da) is deneyimi kazanmanın altın bir bilezik olacağını ve eğer bunlara sahipsem Türkiye'de, kendi memleketimde ballı kaymaklı isler bulacağımı, elimi salladım mi 50 şirketin üstüme koşacağını telkin edip durdular bütün ömrümce.

Daha lise yaşında geldim Amerika'ya, hem çalıştım hem okudum 16 yaşımdan itibaren. Üniversiteyi bitirdim ama nasıl bitirmek, orasını bir ben bilirim. Senelerce çalıştım ve hep ayaklarımın üzerinde durdum. Bin bir mücadele ile vatandaşlığımı bile aldım Amerika'dan. Sonra bütün bu mücadeleyi neden verdiğimi hatırladım. Kendi memleketimde, ülkemde iyi bir yerlere gelebilmekti bütün amaç. 12 yıllık ev özlemi de yangına koruk oldu, koyuldum deliler gibi is aramaya. 

Koyuldum ki ne göreyim! Helin'e iş yok... "Ne demek Helin'e iş yok?" dedim. Araştırdım da araştırdım. Meğerse es, dost, akraba, anne, baba, öğretmen, hısımlardan oluşan ihtiyar heyeti bana bütün bu akılları verirken, bir şey eklemeyi unutmuş! "İçeriden" tanıdığı olmayana, Ankara'da dayısı olmayana tencerenin hep dibi düşüyormuş!

Yani anlayacağınız o ki, ben ülkeme dönmek istiyorum ama is bulamadığım için dönemiyorum. Ne islere başvurdum, bir turlu kimseden cevap alamadım. Siz de bunlardan birisiniz. Artık bu saatten sonra doğduğum şehre dönebilmek için, "ne is olsa yaparım abi" diyorum.  Çaycı arıyormuşsunuz şimdi mesela. Ben çaycı olurum. Amerika'dan işletme ve moda pazarlama diplomalı, ileri seviyede İngilizce, orta derecede Fransızca konuşan çaycınız olurum. Siz beni ise kabul edin, ben isterseniz çaydanlık, hatta çaydanlık kulpu bile olurum.

Saygılarımla,

Helin Karaca

Bu başvuruma da cevap alamamıştım. Halbuki güzel de çay demlerim.
Not: Bu arada bütün çay demleyen emekçilerin ellerinden öpüyorum. Kolay iş değil bin bir manyakla uğraşmak, kaprisli yöneticilerin çayının demini, kahvesinin şekerini tutturmak için ter dökmek.

29 Haziran 2015 Pazartesi

Ben seni hiç normal sevmedim ki..
Küfrederek sevdim
Savaşarak sevdim
Anne gibi sevdim
Çocukça sevdim
Çürüyerek sevdim
Gencecik sevdim
Kandırarak sevdim
Kaçarak sevdim
Nefretle sevdim
Vahşetle sevdim
Şehvetle sevdim
Susarak sevdim
Çığlıklarla sevdim
Hücmederek sevdim
Kan ter içinde sevdim
Gurursuzca sevdim
Şuursuzca sevdim
Az buz değil
Seni bütün ömrümce sevdim.

5 Haziran 2015 Cuma


Kaçarsa gece uykuların, kaç gel yanıma. Kaç gel, başını huzurla inip kalkan göğsümde dinlendir.
Sana masallar anlatmama izin ver, en sonunda gökten üç elma düşen.
Saçlarında dolaşırken ojesi soyulmaya yüz tutmuş parmaklarım, hiç bir şeyi sorgulama. İlla bir şey düşüneceksen eğer, yaz aylarını düşün. Güneşi düşün, denizi düşün, yalın ayak koşturan çocukları düşün ve gülümse benimle.
Asma suratını. Gönlünü korkak alıştırma. Hadi gel sarışalım şimdi.
Sonrası zaten hep... nasip, kısmet, mukadderat.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Veee perde!
Vazgeçtim gönül işlerinden, sabahlara kadar deli divane bir o yana bir bu yana dönmekten.
Vazgeçtim artık şarkı tutmaktan, papatya fallarından ve 11:11de gözlerimi kapatıp dilek tutmaktan.
Dudağımdaki uçuğu ondan saklamaya çalışırken utanmamdan vazgeçtim.
Yüzüne bakarken ateş basan yanaklarımda açan güllerden vazgeçtim.
Burda olsa şimdi başımı omzuna dayardım diye ah çekmelerden de vazgeçtim.
İyi bir kadın olmaktan ekseriyetle vazgeçtim.
Yalnız bırakın beni.
Gitmeden iki parmak içki doldurun şu bardağa.
Kuma karışmış toprak gibiyim.
Öyle kayıp.

12 Mayıs 2015 Salı

 
Annem yazdı benim bahtımı. O öğretti gitmeleri.
Toplar pılısını pırtısını, doldurur çocuk bezlerini çantaya, ''gidiyorum'' demeden, el sallamadan, kapıyı her zamanki doğallıkla kilitler, sanki pazara gidiyormuş gibi sakince, çeker giderdi.
Öyle mağrur, öyle çakır bakardı ki gözleri giderken, ne düşünürdü, kestirmek mümkün olmazdı. Onun gidişindeki endama kaptırırken kendimi, aklıma ne babamın ahvali, ne de geride bıraktığımız evimiz, oyuncaklarım gelirdi.
Kendi bavullarıma ve yollarıma sahip olacak kadar kadın oldum bir gün. Sevdiğim adamlar oldu. Kedi gibi sırnaştım ve sonra kedi gibi ansızın hayatından çıktım her birinin tek tek. Hiç bir yere sığamadım hatta sığmaktan da korktum. Korkularımı paraşüt yapıp atladım kimsenin görmediği uçurumların kenarından.  
Sevgi arsızı oldum. Sevesi olmayana da zorla sevdirdim kendimi. Sevildim. Sevdim. Sonra bana öğretileni yaptım ve gittim.
Zaman zaman karma gelip tokat gibi çarptı, benden daha hızlı gidebilenlere denk geldim. Küçük afallamalardan sonra yürüdüm, beklemek yerine yine gittim. Duramadım.
Durmam gereken yerde duramamaktan, gitme lanetini kıramamaktan ödüm kopuyor ve sonra çabucak bu düşüncelerin yarattığı korkudan da kaçıyor, zihnimi terk ediyor, konuyu değiştiriyorum.
''Bugün hava da ne kadar güneşli!''